Ekonomim Yazıları
Ekonomim Yazıları
Açıkçası son zamanlarda çok az makale veya analizde "Dünya Kupası Sakinliği" tadında bir analize rastladım. Sanıyorum Tomorrow's Affairs dergisinde çıkan yazım, bu olasılıktan bahseden çok az sayıda makaleden biriydi. Pazartesi günü sosyal medya'da bir kez daha paylaştım. Dolayısıyla burada tekrar etmeyeceğim. Meraklısı için linkini aşağıya bıraktım.
Türkiye için konuşulan şey gerçekleşirse, Fed’in klasik merkez bankası swap hattından çok, Hazine-ESF tipi siyasi ve teminatlı bir destek ihtimali daha gerçekçi görünüyor. ABD, swap ya da Hazine desteklerini “iyi niyet yardımı” olarak değil, finansal istikrar, dolar sisteminin korunması, jeopolitik ortaklık ve ABD varlıklarının düzensiz satışını önleme gibi gerekçelerle verir.
Faiz dışı fazla meselesine artık başka bir pencereden bakmak gerekiyor. Çünkü ekonomi yönetimleri genellikle “faiz dışı fazla verdik” cümlesini mali disiplin göstergesi olarak sunar. İlk bakışta doğru gibi görünür. Devlet faiz ödemeleri hariç tutulduğunda gelirleriyle giderlerini karşılıyor, hatta bir miktar fazla veriyorsa, bu bütçede disiplin var demektir. Ancak mesele burada bitmez. Çünkü faiz dışı fazla bazen güçlü bir mali yapıyı değil, faiz giderlerinin bütçenin üzerine ne kadar ağır çöktüğünü de gösterebilir.
Hisarcıklıoğlu, kredi büyümesine getirilen kısıtlamalarla yüksek faiz oranlarının özellikle KOBİ’lerin “ayağına pranga” olduğunu söyledi. Bu cümle aslında Anadolu’daki işletmenin günlük hayatını özetliyor.
Bu yazıda herkesin çok merak ettiği, düzenleyici otoritelerin “öcü” olarak gördüğü, tecrübeli yatırımcıların ise “derinleşme” ve “fırsat” olarak tarif ettiği serbest fonlarla alakalı bir analiz yapmak istedim.
Özellikle petrol fiyatlarının kalıcı olarak yüksek seyrettiği bir küresel ortamda, uygulanan politikaların daha dikkatli değerlendirilmesi gerekiyordu. Çünkü dışarıda maliyetler artarken içeride kurun baskılanması, ithalatı ucuzlatmak yerine maliyetlerin farklı kanallardan ekonomiye girmesine yol açtı.
Kur, dış ticaret üzerinde etkili bir değişkendir. Ama tek başına mucize yaratmaz; esnekliklerle birlikte çalışır. Dolayısıyla burada mesele “dış talep esnekliği mi daha önemli, kur esnekliği mi?” gibi bir karşılaştırma yapmak değil. İkisi aynı denklemde, birlikte çalışan değişkenlerdir.
Ortadoğu’ya baktığımızda bugünü anlamak için geçmişi dışarıda bırakmak mümkün değil. 1948’den bu yana İsrail’in güvenlik politikaları etrafında şekillenen çatışmalar, Arap-İsrail savaşlarından Lübnan müdahalelerine, Filistin meselesinden bugünkü Gazze yıkımına kadar uzanan kesintisiz bir gerilim hattı oluşturdu. Bu hat yalnızca bölgesel bir güvenlik sorunu değil; aynı zamanda küresel ekonomi üzerinde sürekli maliyet üreten bir mekanizma haline geldi.
Geçen hafta savaş nedeniyle Ortadoğu’dan kaçan sermayeyi İstanbul ve Türkiye’nin önde gelen şehirlerinin kapıp kapamayacağı üzerine oldukça eğlenceli, zaman zaman da derinliksiz tartışmalara şahit olduk.
Bu yazıyı isteyerek değil, mecburiyetten kaleme alıyorum. Çünkü bazı ihtimaller vardır; gerçekleşme olasılığı düşük bile olsa, masadaysa sonuçlarını konuşmak gerekir. İran’a yönelik olası bir nükleer saldırı da tam olarak böyle bir başlık. Bu noktadan sonra mesele artık bölgesel bir güç mücadelesi değil; doğrudan küresel güvenlik mimarisinin ayakta kalıp kalmayacağıdır. Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın yıllardır yaptığı uyarı da bunu doğrular nitelikte: Nükleer tesislere yönelik saldırılar, sınırları aşan radyoaktif sonuçlar doğurabilir (IAEA, Rafael Grossi açıklamaları).
Eğer savaş kara safhasına geçerse, ABD’nin günlük faturası 100 milyonlarla değil, rahatlıkla milyarlarca dolarla konuşulur. Geçmişteki Irak ve Afganistan tecrübeleri bize şunu öğretti: Savaşın ilk faturası Pentagon’un hesabında görünür, gerçek faturası ise yıllar sonra bütçe açığında ve kamu borcunda çıkar.
Ekonomide bazı ezberler vardır; yıllarca çalıştığı için sorgulanmaz hale gelir. Bunlardan biri de şudur: “Savaş varsa altın yükselir.” 1980’lerde İran-Irak savaşı sırasında bu ezber kusursuz çalıştı. Altın fiyatları hızla yükseldi, çünkü o dönemde dünya daha basit bir finansal yapıdaydı. Enflasyon yüksekti, dolar zayıftı, merkez bankalarının güvenilirliği tartışmalıydı ve yatırımcı için güvenli liman denince akla neredeyse sadece altın geliyordu.
Görünen o ki hem ABD hem de İsrail -önceki olayların sonuçlarından cesaretle- “mutlak zafer” beklediler. Ancak şimdi dokunulmazlık imajları zayıfl ıyor. Açıkçası, İsrail Devleti nasıl kurulduysa aynı yöntemlerle yok olabilir.
Ortadoğu’da İran merkezli bir savaşın ekonomik etkisi yalnızca petrol fiyatı üzerinden okunamaz. Turizm, havacılık, gayrimenkul ve hizmet ekonomisi bu tür jeopolitik şoklara en hızlı tepki veren sektörlerdir.
En kötü alt senaryoda (fiili blokaj / ağır altyapı hasarı) petrolde 160 dolar üzerine sıçrama da olabilir. Bu seviyeler artık sadece benzin fiyatı demek değildir; küresel ekonomide maliyet omurgasının kırılması anlamına gelir.















