Ekonomim Yazıları
Ekonomim Yazıları
Yeni Orta Vadeli Program (OVP) açıklandı. Önümüzde yine üç yıllık, düzenli, iddialı ve ilk bakışta umut veren bir tablo var. Enflasyon düşecek, büyüme hızlanacak, işsizlik gerileyecek, bütçe disiplini güçlenecek. Kâğıt üzerinde bakınca insanın itiraz edesi gelmiyor. Zaten mesele de burada başlıyor. Türkiye’de artık sorun hedeflerin kötü olması değil, bu hedeflere ne kadar inanılabildiği.
Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde geçen yılın aynı dönemine göre yüzde 2,3, bir önceki çeyreğe göre ise yüzde 1,1 büyüdü. Bu nedenle açıklanan rakamı ne bir kriz göstergesi ne de güçlü bir performans olarak okumak doğru olur. Ortada büyüyen, fakat belirgin biçimde yavaşlayan bir ekonomi var.
Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın (TCMB) uzun bir aradan sonra bir hafta vadeli repo ihalelerine yeniden başlayacağını açıklaması, ilk bakışta teknik bir karar gibi görülebilir. Ancak son aylarda oluşan para politikası düzeni nedeniyle bu adım bundan daha fazla anlam taşıyor diyebilirim.
Açıklanan bütçe rakamları, yalnızca bütçe açığının büyüklüğüne değil, faiz dışı dengedeki bozulmaya da işaret etmekte diyebilirim. Temmuz ayında merkezi yönetim bütçesi 378,1 milyar lira açık verirken faiz dışı açık 51,3 milyar liraya ulaşmış. Yılın ilk yedi ayında toplam bütçe açığı 1,32 trilyon lirayı bulmuş. Aynı dönemde faiz giderleri de yaklaşık 1,79 trilyon liraya çıkmış. Neredeyse 7 ayda yıllık hedefin büyük bir kısmı ödenmiş durumda.
Altın piyasasında yaygın bir kabul var: Savaş ihtimali arttığında altın yükselir. Bu düşünce tamamen yanlış değil. Belirsizlik büyüdüğünde yatırımcılar hisse senedi, şirket tahvili veya riskli para birimleri yerine kolay alınıp satılabilen ve karşı taraf riski taşımayan varlıklara yöneliyor. Altın da bu arayıştan yararlanıyor.
Türkiye’nin sporda yeni modeli şu olmalı: Futbol dahil tüm branşlara ciddiyetle yaklaşmak, ama hiçbir branşı siyasi gösteri alanına çevirmemek. Voleybolda elde edilen başarıyı “tesadüf” diye değil, “model” diye okumak. Başarılı branşları ödüllendirmek, ama bu ödülü plansız popülizme değil, sürdürülebilir altyapıya çevirmek.
Ekonomiyi ilgilendiren tüm bakanlık ve birimlerin tek bir ortak hedefe bağlanması gerekir. Bu hedef sadece “enflasyonu düşürmek” diye yazılıp bırakılmamalı. Enflasyonun hangi kanallardan geldiği, hangi kurumun hangi kanalı etkilediği ve hangi kararın hangi yan etkiyi doğurduğu açıkça belirlenmeli.
Uluslararası Enerji Ajansı’nın (IEA) son paylaşımı, elektrikli otomobil meselesinde çok önemli bir eşiğin geçildiğini gösteriyor. Artık elektrikli araçlar sadece Norveç, Çin, Almanya ya da ABD gibi büyük ve zengin pazarların konusu değil. Kolombiya, Brezilya, Meksika, Şili, Türkiye, Hindistan, Vietnam, Tayland ve hatta Sırbistan gibi ülkeler de bu dönüşümün içine giriyor.
Bir ülke yüksek borçla uzun süre yaşayabilir; eğer faiz düşükse, büyüme güçlü ise ve piyasa o ülkeye güveniyorsa. Ama faiz yükselir, büyüme zayıflar ve güven aşınırsa aynı borç bir anda çok daha ağır hale gelir. Faiz giderleri arttıkça bütçede eğitim, sağlık, altyapı, savunma, teknoloji, araştırma-geliştirme ve sosyal desteklere ayrılacak alan daralır.
İktisat teorisi kadar iktisat tarihine de eğildiğim için, dönemleri incelerken sadece krizler ya da darboğazlara bakmıyorum. Hangi dönemi inceliyorsam, o zamanın sanatçıları, fikir insanları hatta sporcuları üzerinden de çıkarımlar yapıyorum.
Sadece üst gelir grubunun harcamasına dayanan bir ekonomi gösterişli ama kırılgandır. Lüks restoranlar dolar, premium markalar satış yapar, seyahat harcamaları artar, varlık fiyatları yükselir; fakat geniş kitlelerin alım gücü zayıflıyorsa bu büyüme toplumsal refaha dönüşmez.
Yabancı kart harcamalarındaki azalma, sadece ziyaretçi sayısının değil, aynı zamanda ziyaretçilerin cüzdanlarının da daha sıkı tutulduğunu ortaya koyuyor. Ziyaretçiler daha az alışveriş yapıyor, daha ucuz seçenekleri tercih ediyor veya planlı harcamalarını kısıyor.
Türkiye açısından da bu gelişme önemli elbette. Petrol düşerse cari açık baskısı azalır, akaryakıt ve enerji maliyetleri üzerinden enflasyon beklentileri bir miktar rahatlar, Merkez Bankası üzerindeki baskı hafifler. Ancak bu “her şey düzeldi” anlamına gelmez. Türkiye için petrolün 5-10 dolar gerilemesi olumlu bir nefes alanıdır, ama kalıcı dezenflasyon için tek başına yeterli değildir. Kur, vergi ayarlamaları, iç talep, ücretler, beklentiler ve güven meselesi devam eder. Yine de Hürmüz riskinin azalması Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler için açık biçimde iyi haberdir.
Açıkçası son zamanlarda çok az makale veya analizde "Dünya Kupası Sakinliği" tadında bir analize rastladım. Sanıyorum Tomorrow's Affairs dergisinde çıkan yazım, bu olasılıktan bahseden çok az sayıda makaleden biriydi. Pazartesi günü sosyal medya'da bir kez daha paylaştım. Dolayısıyla burada tekrar etmeyeceğim. Meraklısı için linkini aşağıya bıraktım.
Türkiye için konuşulan şey gerçekleşirse, Fed’in klasik merkez bankası swap hattından çok, Hazine-ESF tipi siyasi ve teminatlı bir destek ihtimali daha gerçekçi görünüyor. ABD, swap ya da Hazine desteklerini “iyi niyet yardımı” olarak değil, finansal istikrar, dolar sisteminin korunması, jeopolitik ortaklık ve ABD varlıklarının düzensiz satışını önleme gibi gerekçelerle verir.















